29 Ağustos 2013 Perşembe

Çabalıyor

Bir zamanlar hiç bilmediğim http://www.sinemalar.com sitesi, hayatımın çok büyük bir kısmını kaplıyor artık. İçinde bulunduğum her işi fazlasıyla sahiplenmek gibi kötü bir özelliğim var, bu nedenle siteyi saygıdeğer bir seviyeye getirebilmek için elimden geleni yapmaya çabalıyorum. Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok, elimde olan yegane şey uğraşmak, didinmek, direnmek ve umutsuzluğa kapılmamak. Bakalım...

9 Mart 2011 Çarşamba

2 Ağustos 2009 Pazar

Orhan Pamuk - Yeni Hayat üzerine düşünceler

"Aşk teslim olmaktır. Aşk, aşkın sebebidir. Aşk anlamaktır. Aşk müziktir. Aşk ve soylu yürek aynı şeydir. Aşk hüznün şiiridir. Aşk kırılgan ruhun aynaya bakmasıdır. Aşk geçicidir. Aşk hiçbir zaman pişmanım dememektir. Aşk bir kristalleşmedir. Aşk vermektir. Aşk bir çikleti paylaşmaktır. Aşk hiç belli olmaz. Aşk boş bir laftır. Aşk Allah’a kavuşmaktır. Aşk bir acıdır. Aşk melekle göz göze gelmektir. Aşk gözyaşlarıdır. Aşk telefon çalacak diye beklemektir. Aşk bütün bir dünyadır. Aşk sinemada el ele tutuşmaktır. Aşk bir sarhoşluktur. Aşk bir canavardır. Aşk körlüktür. Aşk yüreğin sesini dinlemektir. Aşk kutsal bir sessizliktir. Aşk şarkılarda konu edilir. Aşk cilde iyi gelir.
(...)
Aşk birine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarıda bırakma arzusudur. İnsan ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir."
syf. 228-229 İletişim Yayınları 6. baskı

Yukarıdaki bölüm, kitabın geneliyle ilgili çok doğru fikirler sunmasa da, hoşuma gittiği için koydum. İlk bölüm Pamuk'un televizyondan, dergilerden, ordan burdan derlediği aşk tanımları, ikinci bölüm ise kendisinin aşktan ne anladığı... Tabii ki benim gibi melankolik kişilerde bu sözlerin etkisinin daha fazla olması beklenir, ama ben bile özellikle birinci bölümün çok fazla etkisine girdiğimi söyleyemem. İkinci bölüm... neyse...

Hiçbir zaman edebiyat üzerine söz söyleyecek birikimim olduğuna inanmadım, çünkü kendimi verimli bir okuyucu olarak görmüyorum. Tüm kitaplarını okuduğum, hakkında çok şey bildiğim ve evet, roman tekniğinin ve yarattığı kişilerin büyük hayranı olduğum Oğuz Atay'la ilgili düşüncelerimin bile onu anlamaktan çok uzak olabileceği olasılığını yadsımıyorum, öte yandan "yanlış" şeyler söylemekten korkmuyorum ve düşüncelerimi paylaşmaktan zevk alıyorum. Yeni Hayat, Orhan Pamuk'un okuduğum yalnızca üçüncü romanı (diğerleri Kar ve Kara Kitap) ve bu yüzden yapacağım yorumlar kendi çapımdadır ve isabetsiz ve yüzeysel kalma olasılıkları yüksektir.

Bence Türkiye'den bir yazar Nobel Ödülü alacaksa bu Orhan Pamuk'tan başkası olamazdı. Türkiye'nin en iyi yazarı olduğunu düşündüğümden değil, Türkçe bilmeyen herhangi birinde uyandırabildiği duygu yoğunluğu ve heyecana başka hiçbir Türk yazarının ulaşamayacağına inanmamdan... Açıkçası sürükleyicilik ve okuyucularda yarattığı merak bakımından Yeni Hayat en az Kara Kitap kadar başarılı. Romanın ilerleyişi de Kara Kitap'ı fazlasıyla andırıyor, yani bir adamın arayışını romanın bütününe yaymak suretiyle heyecanı üst düzeyde tutarken, bununla koşut olarak kendi hayatında ve gezip gördüğü yerlerde yaptığı gözlemleri de roman dünyasına aktarıyor ve iyi bir arka plan oluşturuyor. Roman boyunca anlatılan taşra şehir ve kasabalarının bizzat gezilip görüldüğüne eminim, ayrıca romanın sonlarında öyküye dahil olan kahramanın kızı, Orhan Pamuk'un bu romanı yazdığı sıralarda aynı yaşlarda bir çocuk olan kendi kızı Rüya'dan başkası değildir herhalde. Pamuk, yaşadıklarını, gördüklerini ve okuduklarını kullanıp bir atmosfer yaratma konusunda gerçekten çok başarılı.

Romanın olumsuz yanları olarak da Orhan Pamuk'tan çok hoşlanmamama neden olan benim için tipik nedenleri sayabilirim, yani romanın gizemini ve etkisini arttıracağım diye 2 kelimeyle anlatılacak bir durumu 10 kelimeyle anlatma çabaları (her ne kadar Kara Kitap'taki kadar çok olmasa da yine de dikkat çekiyor), bundan doğan uzun cümleler başta geliyor. Ayrıca bazı yerlerde bu ısrar anlatım bozukluğuna yol açmış (neşeli ve şen ...lar)

İkinci neden ise üzerine kafa yormaya değer bir nokta bence. Orhan Pamuk'un yabancı ülke ve okurlarca çok beğenilmesindeki önemli etkenlerden biri, yarattığı mistik ve egzotik atmosfer... Ben Orhan Pamuk'un bu atmosferi yaratabilmek adına rahatsız edici derecede abartıya kaçtığını düşünüyorum. İstanbul'un herhangi bir ara sokağını öyle bir anlatıyor ki, sanırsınız Hindistan'dan, Tayland'dan veya Uzakdoğu'nun bir başka egzotik bölgesinden bahsediyor. Her ne kadar tüm hayatım boyunca İstanbul'da geçirdiğim toplam zaman 2 haftayı aşmamış olsa da, İstanbul'u biraz tanıyorum ve bu bile böylesine tumturaklı bir anlatımın gereksiz olduğunu düşündürüyor bana. Yani düşünüyorum, bizim otobüs durağının karşısında her gün gördüğüm bakkala nasıl bir ruh, nasıl bir gizem yüklenebilir de sihirli bir kimliğe bürünebilir, aklım almıyor. Eminim ki bir Hint veya bir Taylandlı da Batılıların, onların her gün gördükleri çevrelerine atfettikleri anlamları kolay kolay kavrayamıyordur. Kısacası Orhan Pamuk'un evrensel olmak adına yerelliğini feda ettiğini düşünüyorum, her ne kadar yerel değerleri anlatan konular kullansa da...

Bu durum ikinci bir şekilde daha değerlendirilebilir: Orhan Pamuk hepimizin gördüğü şeylerin ruhunu görebilmekte, onları bambaşka bir bakış açısıyla süzüp öyle yazmaktadır. Elbette kendimi Pamuk'un gözlem ve anlatım gücüyle karşılaştırmıyorum, böyle düşünenlere de saygı duyuyorum. "Neden Nobel'i o aldı da sen veya ülkede kalan 70 küsur milyon kişiden herhangi biri değil" derseniz bana sadece bir köşede uslu uslu susmak düşer.

Romanı tanıtmaya gerek görmüyorum, bu zaten pek çok kaynakta bulunabilir. Kısaca özetlemek gerekirse, romanın bir üniversite öğrencisi olan ana kahramanı (adını yaklaşık 200 sayfa sonra öğreniyoruz), romanın ilk cümlesi gibi bir gün bir kitap okuyor ve tüm hayatı değişiyor. O kitabın ve o kitapla kendisini tanıştıran güzel Canan'ın etkisiyle (daha doğrusu ona duyduğu aşkın etkisiyle) kurulu düzenini bırakıp otobüs otübüs bütün Anadolu'yu dolaşıyor, malum kitapta bahsedilen "melek"in peşine düşüyor.

Bundan sonraki işaretli bölümlerde kitabı okumamış kişilere ipucu olabilecek şeyler bulunacak, okumamalarını öneriyorum:
---------
Yine bir arayışın romanı, Osman önce meleği arayarak başlıyor, ama en başından beri ana motivasyonu olan Canan'ı elde edebilmek adına gözünü karartıp cinayet bile işliyor, önündeki tüm rakipleri ortadan kaldırdığında Canan'a da kavuşabileceğini düşünüyor. Ama Canan'ı bir kere kaybettikten sonra onu bir daha hiç görmüyor, aramaları sonuçsuz kalıyor. Ancak Canan'ı sonsuza dek kaybettiğini anladıktan sonra başka biriyle evleniyor, küçük çocuğu bile ona teselli olmuyor. Defalarca hayatının kaydığını vurguluyor. Bütün gelecek hayallerini kurduğu kadın, aynı romanı okuyan ama Osman'ın tersine onun içinde kaybolmayıp onu sağlıklı bir şekilde özümsemiş olan doktorla evleniyor.

Osman'ın her şey bittikten sonra son bir çabayla "melek"in izini sürmesi onu en sonunda bir sonuca ulaştırıyor, ne var ki yüklediği anlamların tümünün boş olduğunu, karamela sahibinin kör olduğunu öğrenmesiyle anladığını sanıyorum. Yani hayatını bir hiç uğruna harcadığını düşünmeye başlıyor. Tam kendini kurtardığını, normal insanların küçük günlük zevklerinin de aslında güzel şeyler olduğuna inanmaya başladığında, normal insanlardan bir farkı olmadığını anladığında meleği görüyor. Ve meleğin kim olduğunu da...

Kitapta bahseilden hayat değiştiren kitabın (onun da adı Yeni Hayat), içeriğiyle ilgili herhangi bir ipucu verilmiyor, sadece yazılırken hangi kaynaklardan yararlanıldığı veriliyor. Buralardan çıkan sonuç, kitaptaki Rıfkı Amca'nın romanı yazarken Osman'ın çocukluğunda çok sevdiği resimli çocuk romanlardan ve bazı klasik kitaplardan (mesela Dante'nin Yeni Hayat'ı) fazlasıyla yararlandığı şeklinde. Bu kitabın Osman'ı ve benzer resimli romanları okuyarak büyümüş Nahit Mehmet Osman gibi diğerlerini bu denli etkilemesinin nedeninin basitçe bir nostalji özlemi olduğunu düşünüyorum. Çocukluklarını kaybetmiş insanların ona dönüşü bir şekilde ima eden bir romana bu kadar bağlanması şaşırtıcı değil, bu dönüş ise ölümden başka birşey çıkmıyor sonunda... Yani çocukluğumuza ancak ölürsek dönebiliriz.

Romanı Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ına benzeten bazı yorumlar gördüm ekşi sözlükte. Açıkçası ana karakterin genel karamsar havası, bir hiç uğruna hayatını harcaması ve kendisini bırakıp giden birtakım kişilerin peşinden koşup onlardan kalan izleri toplaması yönleriyle biraz andırdığını söyleyebiliriz. Orhan Pamuk'u etkileyen en önemli yazarlardan birinin Atay olduğunu da biliyoruz.

Ne var ki, bence aralarında çok önemli farklar mevcut, amacım bir karşılaştırma olmadığından bunları saymak istemiyorum ama sadece şunu söyleyebilirim, Osman'ın bu yolda nihai bir hedefi var (Canan) ve ona ulaşamayınca yanıldığını kabul ediyor, Turgut Özben ise somut bir sonuç peşinde olmadığından sonuna kadar ilerlemiş arkadaşı Selim'in yaptığı gibi sonuna gidiyor. Bu küçük görünen fark, aslında ana kahramanların, dolayısıyla romanların, dolayısıyla yazarların yaklaşımlarının ne kadar farklı olduğunu kanıtlıyor. Üniversite hayatı boyunca hiçbir siyasi akıma, daha doğrusu hiçbir akıma destek vermemiş "ortayolcu" Osman, romanın sonunda pragmatist bir tavırla tabir-i caizse "davasını satıyor", hemen sonrasında meleği görmüş olması ise bir ceza mı yoksa bir ödül mü, karar veremiyorum.

Ayrıca Tutunamayanlar'daki muhteşem ironik altyapı, sadece bu kitapta değil, Türk edebiyatındaki belki hiçbir eserde yoktur.

Yukarıda bahsettiğim nostalji özlemi, romanın sonlarında, Osman'ın son gezisinde çok net bir şekilde görülüyor, özellikle otobüslerdeki ve garajlardaki farkların da yardımıyla Orhan Pamuk nostalji özlemini ortaya koyuyor. Ama bakkalların yerlerini bayilerin alması konusuna biraz şüpheyle yaklaşıyorum, Pamuk o kadar çok şirket adı kullanıyor ki, Forrest Gump filmindeki gibi bir sürü gizli reklam kullandığını düşündürüyor insana ve bu da yazarın samimiyetini sorgulattırıyor.
---------

Vardığım sonuç çok sığ ve ilgisiz olabilir, romanı yeni bitirdim ve üzerine fazla derinlemesine düşünmedim. Ama modern Türk edebiyatında yeri olduğuna ve okunması gerektiğine inanıyorum. Tüm romanlarını okumamış olsam da Pamuk'un romanları arasında müstesna bir yeri olduğuna kuşku duymuyorum.